Manşet

Uyanış Zamanı

Hırs, insanı yükseltebilir; ancak kontrolsüz ihtiras, ruhu tüketen bir yangına dönüşür. Tipkı bir bahçıvanın toprağı işlemesi gibi, faydalı olabilir, ama dizginlenmezse, insanı yakıp kül eden bir ateşe dönüşebilir.
Hırsın başlarını döndürmüş insanlara şaşırıyorum. Bu ne hirs, bu ne ihtiras? Sonunda hepimiz toprağa karışacağız. Bedenimiz kaybolacak, un ufak olacak. Öyleyse, yok olmaya mahkum bir varlık için bu denli hirs, ihtiras neden? Mal-mülk için çevrilen entrikalar ne uğruna? Her gün, zengin-fakic genç yaşlı ayrımı olmaksızın ibret alınacak ölümler görüyoruz. Sanki ölümsüzmüşüz gibi başkalarını sömürüp hayatı kendimize cennet kılmaya çalışıyoruz ancak hirs ve ihtiras çevremizi öylesine sarın ki, düşlediğimiz cenneti görmeden, atalarımız gibi, biz de börtü böceğe yem olacağız.
Schopenhauer’in o ünlü sözü zihnimde hep yankılanır. “Para deniz suyu gibidir; ne kadar çok içersen, susuzluğun o kadar artar.” Gerçekten de öyle değil mi? Modem dünyanın bu en büyük yanılsaması, insanı bir kuyruğa dönüştürüyor. Sürekli koşan ama asla yakalayamayan…..
Yolun yarsını çoktan geçmiş biri olarak, nice zengin insan tanıdım. Ama şunu fark ettim ki, çoğu berim kadar bile mutlu değildi. Belki de mutluluk, rakamlarla ölçülebilen bir şey değildi. Mardin’de gazeteci dükkanımızı işlettiğimiz yılları hatırlıyorum. O zamanlar borsa denen şey bizim için uzak bir kavramdı. Ama bir müşterimiz vardı ki, tüm ailemizin malvarlığının belki on katına sahip olmasına rağmen, huzursuzluğu yüzünden okunuyordu. Her sabah gazeteleri dışarıya dizdiğimizde, fark ettirmeden borsa sayfasını kontrol edişini izlerdik. Camın ardından,telaşlı hareketlerini görebiliyorduk. Sanki bir hırsız gibi, çaktırmadan sayfalan karıştırıyordu. Birkaç kez uyardık: “Buyrun, içeride rahatça okuyabilirsiniz. Ama a, yine de gizlice bakmaya devam ediyordu. Bu sahne, Schopenhauer’ın sözünü doğrular nitelikteydi. Para, ona sahip olanı değil, aslında ona sahip olunarv ele veriyordu. Belki de gerçek zenginlik, o gazetenin borsa sayfasında değil, onu okumaya ihtiyaç duymayan bir ruh dinginliğindeydi.
Sevgili dostlar, lütfen uyanın; bu dünya ne size, ne bana, ne de bizden sonrakilere kalır. Kalacak olan, Baki’nin dediği gibi, bir hoş sedadır, Mal-mülk edinmek kötü değil ancak mala mülke tapınmak ve onu çoğaltmak için türlü entrikalara başvurmak kötüdür. İmanlı bir kişide mal, cennetin anahtarı iken; imansız birinde cehennemin anahtarı olabilir. Nefsine güvenmeyen bir kişinin mal sahibi olmaya çabalaması doğru değildir. Eğer eliniz cebinize korkmadan gidiyorsa, malınızdan ve paranızdan ihtiyaç sahiplerine hakkını verirken kalbiniz titremiyorsa sorun yoktur.
Sonuç olarak, insanın hırs ve ihtiraslarına yenik düşmeden, bu dünyada her şeyin gelip geçici olduğunu bilerek yaşaması en doğrusudur. Hayatta sahip olduklanmız, bize emanet edilen varlıklar olup, başkalarının hakkını gözeterek ve paylaşarak kullandığımızda gerçek anlamını bulur. Gerçek mutluluğa, mal-mülk biriktirmekle değil; insanlığa fayda sağlayarak, gönülleri fethederek ulaşırız. Unutmayalım ki bizden geriye kalacak olan sadece bu dünyada bıraktığımız güzel bir iz, hoş bir sedadır. Öyleyse soralım kendimize: Servetimiz bize mi hizmet ediyor, yoksa biz mi ona köle oldul? Gerçek miras, banka hesaplarında değil, gönüllerde saklıdır. Asıl zenginlik, bırakılan izdir; hatırlanan erdemdir. Haydi, bu geçici dünyada kalıcı olanın peşinden gidelim İyilik, adalet ve insanlık adına ne varsa… Çünkü sonunda bizi yaşatacak olan, bıraktığımız izlerdir. Unutmayalım, ölümlü bedenimiz kaybolacak ama gerçek miras, gönüllerde yaşayan erdem olacaktır.
Haydi, hep birlikte daha iyi bir dünya için çabalayalım ve bırakın geride güzel izler olsun.

Murtaza Kamar Yazar

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu